Türkiye -Almanya İlişkilerine Bakış

Türkiye -Almanya İlişkilerine Bakış

Türk-Alman dostluğunun tarihi derinliği hepimizin malumu. Karşılıklı çıkarlar ve iyi ilişkiler gereği yüzyıllardır iki toplum birbirini desteklerken, söyleyebilirim ki biraz daha fazla veren taraf hep Türk toplumu olmuştur. Buna dair bazı tarihi hatırlatmalar yapmak ihtiyacı hissettim.

Türk-Alman ilişkileri 1718 yılına kadar iner. Karşılıklı dostluk mektuplarıyla başlayan ilişkiler uzun yıllar dostane bir şekilde devam etmiştir. Prusya’nın yükselişi Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine rastlar. Osmanlı Devleti bu dönemde ülkesi üzerinde emelleri olan Avusturya ve Rusya’ya karşı Avrupa denge siyasetinden yararlanma yoluna gitmiştir. Aynı şekilde Avusturya ve Rusya’nın yayılmasından rahatsız olan Prusya, Osmanlı Devleti’ne yakınlaşmayı uygun görmüştür. Yakınçağ başlangıcından itibaren Prusya ile Osmanlı Devleti savaş halinde karşı karşıya gelmemişlerdir. Onun için XIX. yy.’dan sonraki Türk-Alman ilişkileri, hasmane olmaktan çok, ikili faydalanma ve dostluk esasına dayalı olarak gelişmiştir. Hatta bazı Almanlar, Türkiye ve Türkleri tanıdıktan sonra Türkleri kendilerine yakın gören yayınlar bile yapmışlardı. Von der Goltz, arkadaşı Schmiterlöw’e, “Eğitim görmüş Türk subayının Prusyalıya düşünce ve yaratılışta çok yakın olduğunu yazar”. Yine aynı dönemde Kannenberg, Türkleri “Doğunun Almanları” olarak adlandırmaktadır. III. Selim döneminde Prusya, Avusturya’nın Alman siyaseti ve Rusya’ya karşı başarılı olmak için Osmanlı Devleti ile karşılıklı esaslara dayalı bir antlaşma yapmıştır (1790). Bu antlaşmaya göre Prusya Osmanlı Avrupa'sında Rusya ve Avusturya’nın ilerlemeleriyle bozulmuş olan dengeyi düzeltmek için bütün kuvvetleriyle savaşa girmeyi vadediyordu. Buna karşılık olarak da Osmanlı Devleti, Prusya’ya; Akdeniz’de dost olarak kabul etmiş olduğu devletlere tanıdığı ticaret imtiyazlarını tanıyacak, ayrıca Rusya ve Avusturya’ya karşı Prusya’yı destekleyecekti. Bu antlaşmanın ardından Osmanlı İmparatorluğu ile Prusya ilişkileri büyük bir gelişme göstermiştir. Prusya döneminde başlayan Osmanlı-Almanya yakın ilişkileri, Özellikle II. Abdülhamid döneminde daha da artmıştı. II. Abdülhamid’den sonra Genç Türkler de Almanlarla yakın ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında, Almanların Türkler üzerindeki nüfuzlarının doruk noktasına ulaşmasını sağladı. Başlangıçta karşılıklı menfaat ilkeleri üzerine kurulan ilişkiler ne yazık ki, bir süre sonra Osmanlı aleyhine gelişti.

Aslında Almanya Birliğinin Kurucusu olarak görülen Bismarck politikaları ile karşılıklı işbirliğinden tek taraflı çıkar sağlamaya dönüştürülen Türk-Alman ilişkilerine dair kayda geçmiş gerçeklerde vardır örneğin Bismarck 1892 de Hamburger Nachrichten Gazetesine su açıklamayı yapar “Alman diplomatlarının görevini Rus diplomatlarını korumak veya Rusya'nın planlarının uygulamasına engel olmak değildir. Rusya'nın ilerlemesine engel olmak, Rusya'nın menfaatlerine zarar verdiği güçlerin vazifesidir. Aynı zamanda Rusya'nın planlarının gerçekleşmesine yardımcı olmak da Almanya'nın meselesi değildir. Bize fayda sağlayan menfaatlere göz yummak da Almanya'nın meselesi değildir; bizim için Türkiye Alman düşmanı olabilecek Rusya'ya karşı oyunda maşa (taş) olarak önemli olabilir. Buradan şunu çıkarmak mümkündür. Osmanlı Devleti üzerinde önemli menfaatleri bulunan Almanya, Rusya ile aynı şeritte koştuğunun farkındadır. Onun için Rusya'nın bir çeşit gönlünü almayı veya en azından Rusya'yı doğrudan doğruya karşısına almayı düşünmemektedir. Almanya'nın Türkiye üzerindeki hesaplarını Kampen şöyle izah eder; "Politik şah oyuncusu Bismarck için Türkiye küçük bir figür idi. Ve Avrupa güçleriyle kıyaslanamazdı." Asıl olan Avrupa ve Avrupa güçleridir. Fakat "Türkiye'nin küçük bir figür" olduğu ifadesi, Türkiye'ye olan ilgi ile kıyaslanınca hafif kalmaktadır. Türkiye'yi küçük görmek; küçülmüş, güçsüz ve istenilen doğrultuda oynatılan "figür" görme arzusunun bir ifadesidir. Bu açıdan şu ifade dikkat çekicidir: Bismarck, Türkiye'nin durumunu korumasını istiyordu. Fakat Türkiye tehlikeye düşerse o, Türkiye'nin düşmanlarını engellemeyecek. O, 1887 yazında Rus Generali Raulbars'a şöyle der: "Siz Sultanı yıkarsanız biz çok ağlayacağız. Çünkü biz onunla çok iyi ilişkilerde bulunuyoruz. O, bize gerçekten iyi bir arkadaş. Fakat bizim onun için en küçük silâhlara ihtiyacımız yok!" Türkiye, O'nun için genelde diğer Büyük Devletler arasında hesap ve takas meselesiydi. Burada genel tabirle "Timsahın gözyaşlarına benzer bir ağlama görmek mümkündür. Çünkü "iyi ilişki", "arkadaş" olma gibi özellikler, Sultan'ın "yıkılmasına" engel olucu tavrı koymaya yetmemektedir. Bu düşünceyi Bismarck'ın şu sözü de güçlendirmektedir: "Almanya, Türkiye'de sadece ekonomik menfaatlere sahiptir, politik menfaatlere değil." 11 Şubat 1887'de meclis konuşmasında da Bismarck, "Bizim için bütün Doğu Sorunu savaş meselesi değildir" demiştir. Almanya'da, Bismarck muhaliflerinin elinde bu sözler silah olarak kullanılmıştır: "Hem paralarını kazanacağız, hem onların haklarını savunmayacağız." Bu gelişme ve tavırlar, Türklerde şüphe uyandırmaya başlamıştır.

Ancak 1888 de 2.Wilhelm in Tahta oturması ile Türk-Alman ilişkileri tekrar karşılıklı Menfaatler ve iyi niyet çerçevesine dönmüştür ki bunda politikaları beğenilmeyen Bismarckın görevden alınması ve Osmanlı devletine atanan Büyükelçi Marschal’ın sanayileşen Almanya'nın yayılmacı ve yeni pazarlar-koloniyel temel fikirlerinin ateşli bir savunucusu olması etkili olmuştur. Marshal özellikle Alman ağır endüstrisi ve Alman savunma endüstrisi için Osmanlıyı çok iyi bir pazar olarak görmektedir.Diğer taraftan çok hızlı gelişen Alman Sanayisi için Osmanlı Toprakları ihtiyaç duyulan tüm hammaddeleri barındırmaktadır.Osmanlı ile iyi ilişki hammadde sorununu çözecek, üretilen ürünler tekrar Osmanlı'ya satılacak ve çift menfaatli bir ekonomik çıkar edinilmiş olacaktır. İngiltere ve Rusya'nın etki altına almakta zorlandıkları Osmanlı coğrafyasında sürekli oyunları vardır o dönem oynanan oyunlardan biriside Ermeni kartıdır. Özellikle İngiltere'de esen reform rüzgarlarının İngiliz politikasında genel görüş ve moda haline gelmesi ile birlikte İngilizler az gelişmiş ekonomilerde ve toplumlarda reform hareketlerinin her zaman parçalanmaya sebebiyet verdiğini bilerek, Osmanlı topraklarında reformcu hareketler ve akımlar yaratma gayretine girerler ve İngiliz ajanları Anadolu'da cirit atmaya başlar. Almanya, İngiltere'nin Ermeni politikasından rahatsızdır. Onun için Osmanlı Devleti'ni, İngiltere karşısında Ermeni politikası konusunda destekler. Aynı konudaki Alman politikası bir devamlılık ve ısrar ortaya koymaktadır. Almanya, İngiltere'nin reform çalışmalarını tehlikeli bulmaktadır. Bunun için Marschall, Bülow'a İngiltere'nin reform çalışmalarını geri çekmesini istediğini bildirir. Çünkü, Türkiye'de reform, sarsıntı demektir. Hatta Marschall, Türkiye'de Ermenilerin bulunduğu yerlerle ilgili reform istekleri hakkındaki görüşünü daha net ortaya koyar. O da şudur: "Kim reformlarla meşgul olursa, o imparatorluğu reform etmek istemiyor, bilakis mahvetmek istiyordur." Almanya'nın bu tespiti aslında doğru bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Gerçekten reform isteyenlerin maksadı, Osmanlı Devleti'nin idari-sosyal yapısını düzenleyip, güçlendirmek değildir. Ermenileri âlet ederek peyk devletler meydana getirip nüfuz alanını genişletmek, Osmanlı ülkesini parçalamaktır. Almanya bunun farkındadır. Onun için reform konusunda Türkiye'nin yanında yer alır. Bu tavrıyla da Ermeni sorunu, Almanya'nın Türkiye politikasında önemli bir problem olur.

Almanya, Türkiye için böyle bir güçlüğe niçin katlanmaktadır?

Ekonomik ilişkiler ve kolonizasyon düşüncesi bu soruyu aydınlatabilecek durumdadır. Nitekim Almanlar, İngiliz ve Ermeni bağımsızlaşma çabalarına karşı, Sultanın güç kullanmasını artık şartsız desteklemeyeceğini açıklamıştır.Lakin Alman Siaysetindeki karşı görüş etkili olur ve Kaiser Wilhelm in annesi üzerinde büyük etkisi olan Papaz Lepsius un telkinleri ve yayınları olayın seyrini değiştirir. Alman yönetimi, daha sonra Ermeniler konusundaki yayın ve haberlerden etkilendiğini ortaya koyar. 1895'te Ermenilere katliam yapıldığını içeren bir rapor, Wilhelm'e verilmiştir. Wilhelm, bunun üzerine öfkelenerek, şöyle der: "Bu artık fazla oluyor. Zira onlar da Hıristiyan." Alman İmparatorunu fanatik Lepsius etkilemektedir? Bu konuda II. Wilhelm'i annesinin etkilendiği bilinmektedir. İmparator, Ermeniler konusunu annesi ile görüşüp sohbet ettikten sonra aşırı bir şekilde hiddetlenmiştir. Strassburg'da bir öğlen yemeğinde annesi, İmparatora şöyle der: "Türkiye'deki Hıristiyan katliamı çok iğrenç. Bütün Hıristiyan ülkelerinin görevi, bu katliamda akan Hıristiyan kanının intikamını Türkiye'den almak olmalıdır! "Tahrik sonuç alır. II. Wilhelm, Türkiye'ye ikinci ziyaretinden iki yıl önce şunu söyler: "Sultanı tahttan indirmek gerekir." Buradan da anlaşıldığı gibi güçlü devletlerin, gelişmemiş ülkelerin iç işlerine müdahale ettiklerini ve gerektiğinde onların yönetimlerini değiştirme gücüne sahip oldukları görülmektedir.

Sultan II. Abdülhamid'i, dolayısıyla Osmanlı yönetimini hedef alan bu cümle, daha sonra dostluk görüşmelerine yerini terk edecektir. Zira Almanya, Osmanlı ülkesini hayat sahası olarak kabul ediyor; Orta Doğu ve Hindistan'a ulaşmada bir köprü olarak görüyordu. Almanya'nın Hindistan ve Orta Doğu politikası, onu İngiltere ile karşı karşıya getiriyordu.

20.yüzyılın başında petrolün ekonomide kazandığı önem ve Osmanlı idaresindeki topraklarda zengin petrol kaynakları olması, büyük devletler arasındaki rekabeti, bu topraklara egemen olma mücadelesine dönüştürmüştü.

Kayzer'in sözlerinden bir yıl sonra Mart 1897'de Alman elçisinin, Almanların Ermeni olaylarına karışmasının Ermenilerin lehine olmayacağını söylemesi, farklı fikirlerin varlığını ortaya koymaktadır. Alman SPD'nin (Sosyal Demokratları) görüşü daha ileridir. Sosyal Demokratlar, Ermenilerin Rus propaganda ve kışkırtmalarının kurbanı olduğunu söylemektedir. Onlara göre Türkiye'nin uluslara bölünmesi sadece Rusya'nın işine gelecekti. SPD'nin teklif ettiği çözüm ise şudur: "Türk-Ermeni çatışmasının önlenmesi, Rus ve başka ülke elçileri ile kışkırtıcıların ülkeden kovulması veya cezalandırılmasından sonra gerçekleşebilir." Osmanlı Devleti, iç işlerini karıştıran binlerce insanın kanının dökülmesi, sosyal hayatın bozulması gibi affedilmez sonuçlara sebep olanlar hakkında Alman SDP'sinin değil teklifini uygulamak, bunları düşünememiştir bile.

Türkler aleyhinde Almanya'da yapılan menfî propaganda vasıtasıyla, kamuoyu gittikçe Türkler aleyhinde oluşmaya başlar. Birinci Dünya Savaşı sonra Alman resmî tavrı da tamamen Türkler aleyhine dönüşür. Çünkü diğer Batılı devletleri ve Amerikan basını, Ermeni tehcirini Alman genelkurmayının tavsiye ettiği ve yönettiğini, savaş sırasında ve sonrasında açıklamıştır. Temmuz 1332 (1915)'de askerî güvenlik nedeniyle çıkarılan bu sürgün kararının uygulanmasına, birçok yerlerde Alman konsolosları ve subaylarının yönetici ve teşvikçi olarak katıldığı ileri sürülmüştür.Yani sözde Ermeni katliamında, Almanların da rolünün olduğunu yazılmıştır. Bunun sonucu, Almanlar bu suçluluk psikolojisinden kurtulabilmek için savunmaya geçerler. Bugüne kadar süre gelen objektif tavırların aksine, Ermeni politikasında yanlı davranmaya başlarlar. Ermeni tehcirinde rollerinin olmadığını göstermek ve diğer devletlere hoş görünmek amacıyla Ermeni yanlısı politika izlerler. Artık doğruları yazabilen Alman sayısı parmakla gösterebilecek sayıya bile ulaşmamaktadır. Hatta tarafsız olmaya çalışanlar dahi yazılarının bir kısmında Türk vahşiliğinden azda olsa bahsetmektedir. Değişen bu Alman politikasını, Türk ve Müslüman düşmanı Papaz Lepsius'a Alman Dışişleri Bakanlığı'nın müsaade ve desteğiyle hazırlatılan ve hâlâ Almanya'da temel kaynak olarak kabul edilen, Deutschland und Armenien 1914-1918, adlı sözde belge yayını kitap açıkça ortaya koymaktadır. Böyle önemli meselede Türk düşmanı olduğu açıkça bilinen, Ermeni ile evli olan ve olayları sadece Müslüman-Hıristiyan çatışması olarak değerlendiren bir şahsın devlet müsaadeli ve destekli yayın yapması düşündürücüdür. Eserde sadece Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Tarafsız gözle bakıldığı zaman eserin taraflı olduğu ortadadır. Hatta Major v. Staszewski, Lepsius'un eserinin tarihi bir değerinin olmadığını ve onların sadece propaganda yazısı olduğunu ve tanımlamalarının tamamen abartılı olduğunu yazmaktadır.Saupp'un, eserle ilgili 12 Aralık 1921 tarihli Thimme'den naklettiği bazı cümleler enteresandır: "Lepsius, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemeyecek durumdadır. O, belgeleri mantıklı bir biçimde derleyememiş ve aynı zamanda bütünlük içerisinde yanlış kullanmıştır. Açıklamalar ve notlar tarihi hatalarla doludur ve işe yaramaz biçimdedir."

Buna rağmen maalesef bugün Papaz Lepsius'un eserleri Ermeni meselesi hakkında Almanya'da müracaat edilen temel kaynak olarak başta gelmektedir. Tabiîdir ki böyle bir eserden faydalanılarak ortaya konulan eser de orijinalini aratmamaktadır. Almanların değişen ve taraflı tutumunu gösteren diğer bir hadise de; Talat Paşa'nın bir Ermeni tarafından Berlin'de öldürülmesinden sonra başlayan mahkemenin yanlı tutumu ve kararı ile katilin serbest bırakılmasıdır.Bu karara, Birinci Dünya savaşı sırasında Türkiye'de görev yapmış Bronsart Schellendorf gibi bazı Alman subaylar itiraz ederler. Onlar ilk önce mahkemeye tanık olarak çağrılmalarına rağmen daha sonra çağrılmamalarına anlam veremezler. Kendilerinin bizzat olayları yaşamalarına rağmen, olayları hiç görmeyen, sadece başkalarından işiten kimselerin şahit olarak dinlenmesine anlam veremezler.

Gösterge olması maksadı ile yukarıda sizlere sadece birkaç tarihi olaydan bahsettim . Avrupa ve Avrupa'nın şu an görünen Lideri Almanya için Türk toprakları her zaman önemli bir politik ve siyasi oyun alanı olmuştur sebebi iki ana başlıkta toplanır güvenlik ve ekonomi ! Yani evresel değerler olan insan, insan hakları , doğa , özgürlükler gibi hüman değerler çok daha sonra gelir veya bu duruma ancak ambalaj teşkil eder.

Tüm tarihi derinliği ve gelişen olayları incelediğimde ben Alman bakış açısını aşağıdaki şekilde özetleyebiliyorum;

Bundan 300 Yıl önce Doğu dan gelecek tehditlere karşı iyi geçinilmesi gereken ülke.

Bundan 150 Yıl önce Rusya tehtidine karşı müttefik , Avrupa iç siyasetinde kaptırılmaması gereken coğrafi alan ve gelişen sanayiye hammadde ve pazar sağlayan ülke. Bundan 100 yıl önce Avrupa da ki güç savaşlarında Rusya tehdidini kırmak için cephe. Bundan 50 Yıl Önce 2.Dünya Savaşı sonrası Harap olan ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak için ihtiyaç duyulan iş gücü deposu. Bundan 25 yıl önce gelişmiş teknolojilerin pazarlanabileceği bir tüketim toplumu. Karşılıklı siyasetin direk ve dolaylı olarak toplumumuza getirdikleri ise Türk-Rus Savaşı, Ermeni problemi , 1.Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı.

Karşılıklı ilişkilerin direk veya dolaylı olarak toplumumuza getirdikleri Türk İşçilerin Almanya göçü , Türk turizminin kazandığı ivme, Türkiye'nin teknoloji ürünleri pazarı haline dönüşmesindeki ivme.

Yukarıda görüleceği üzere Türk-Alman İlişkileri teraziye konduğunda kazanan taraf siyasi ve ekonomik olarak Almanya'dır. Aslında bu doğanın bir gerçeğidir ve kazanan taraf her zaman güçlü olandır lakin unutulmaması gereken güç – kuvvet anlamına gelmeyebilir ve görecelidir. Suyun seviyesi ile alakalıdır.

“Sular yükselince balıklar karıncaları yer. sular çekildiğinde ise karıncalar balıkları yer. Kimse bugün ki üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine “suyun akışı karar verir”.

Konu aslında birinin birine üstünlük sağlaması veya kazanması değildir. Konu Türk toplumunun (siyaset demiyorum!) isteyerek veya İstemeyerek Alman toplumuna ve çıkarlarına her zaman olumlu katkılar sağlamış olmasıdır. Konu Alman aklının bunu görüp kendileri ile yüzyıllardır süren ilişkilerde veren taraf olan bu milleti günlük siyaset, taraflı haberler ve empoze fikirler ile değerlendirmeyip yukarıda özetlediğim penceren yaklaşmalarını istememdir. Günümüz Konjonktüründe de sağduyu ve entelektüel düşüncenin ne kadar yer bulduğunun bilincinde olarak yukarıdaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Kalın sağlıcakla

Sefa Altınay

SAYD Yönetim Kurulu Başkanı